Affedersiniz, bir şey soracağım?

“Üst geçitte inecek var!”

İndik. Kucağımdaki yavrumu yere bastırdım. Elimdeki poşeti bacağımın kenarına yasladım ve ayakkabımın çözülmüş bağcığını düzeltmek için yere doğru eğildim. Arkamda beliren karartıyı fark edince tedirgin oldum birden. Cüzdanım küçüktü, kolayına çıkaramazdı cebimden. Alsa da içinde para yoktu ya zaten. Kimlikler kartlar… bi ton sıkıntı. Ya Başak’ı kapıp kaçarsa? Aman Allahım! Hızla doğruldum. Kızımın elini sıkıca kavradım arkama dönerken.

Bacağıma yaslı poşet devrildi.

Karşımda bir kadın duruyordu. O da bir çocuğun elinden tutmuştu. Başak’tan küçük, üç yaşlarında bir erkek çocuğu. Kısa saçlı, belli ki sıkılgan, burnu kızarmış bir yavrucak. Gençti kadın, yirmi beş, otuz belki. Başında saçlarının yarısını açıkta bırakan bir eşarp, üstünde sade bir kahverengi palto, omzunda siyah çantası vardı. Basit ama temizdi kıyafeti. Ev kadınına benziyordu açıkçası.

“Affedersiniz, bir şey soracağım” dedi kadın.

Daha evvel çok duymuştum bu cümleyi ben. Para isteyen dilencilerin ve yankesicilerin bir numaraları yaklaşma cümlesidir bu. Soran iki-üç erkekse ve ortam tenhaysa tehlikedesinizdir. Bir şey soracağım derler ve etrafınızı çeviriler. Sonrası malum; memlekete dönecek paraları yoktur ve siz paraları seve seve(!) verirsiniz. Kadınlar genelde yalnız çalışırlar; hem tenha yerde de çalışmazlar zaten. Onların işi sizi acındırarak soymaktır.

Neyse… Yere devrilen poşetimi kaldırırken “Buyurun” dedim.

“Yüksek İhtisas” dedi. Eli Morfoloji ile İbn’i Sina’yı ayıran yolu gösteriyordu. Gözleri gözlerimin içine bakıyor tepkimi yokluyordu. “Hasta…” dedi sonra. Belli ki benim de onun gözlerinin içine baktığımı fark edince cümlenin devamını nasıl bağlayacağına karar verememişti. Sonra “memlekete dönüş…” dedi. Anlamıştım derdini.

“Kusura bakamayın, başkasına sorun bunu” dedim, “Ben Yüksek İhtisas nerede bilmiyorum.”

Arkamı döndüm ve bir elimde poşet, diğerinde Başak üst geçidin merdivenlerini hızlı adımlarla çıkmaya başladım. Ayakkabımın bağı ise hâlâ çözüktü.

Ben karşıya geçtiğimde başka birisini durdurmuştu kadın. Uzun boylu, siyah pardösülü bir adamı. Benim yaşlarımdaydı adam. Cebinden bir avuç demir para çıkardı ve verdi kadına. Sonra yoluna devam etti. Kadın teşekkür etmeden aldı parayı, öbür istikamete iki üç adım attı ve durdu.

Haklıydım. Bir dilenci daha.

Eğildim, ayakkabımın bağladım.

Doğrulurken bir kaç hafta önce karımın başına gelen bir olayı hatırladım. Başak’ı doktora götürüyormuş, bu kez İbn’i Sina’ya değil, Cebeci’deki Tıp Fakültesi Hastanesi’ne. Yolun kenarına oturmuş bir dilenci kadın pantalonunun paçasından çekmiş bizimkinin.

“Yavrum” demiş, “Çok açım. Bir ekmek parası ver n’olur!”.

Durmamış bizimki; devam etmiş. Aklı da kadında kalmış ama. Hastane dönüşü bir paket bisküvi ve meyve suyu almış. Getirmiş kadına vermiş. Kadın önce poşete şöyle bir bakmış, sonra fırlatıp atmış poşeti.

Bakakalmış bizimki.

Bunları düşünürken dalmışım. Bana seslenen bir adamı fark edince kendime geldim.

“Gardaş, bi şey soracam da…”

Durmadım bu kez. Adama bakmadım bile. Sadece Başak’ı kolundan çekeledim daha hızlı yürüsün diye.