Öylesine Bir Mektup

Canım Kardeşim,

Şu satırları sana hayalle gerçek arasında bir yerlerden, günden kaçıp geçmişin güzelliklerine ulaşma arzusuyla dalıp gittiğim hayal dünyamdan yazıyorum. Basit kalıplardan kurtulup, sözcüklerin ardında kilitli kalmış anlamlara ulaşmak; insanların yüzlerindeki değil, kalplerindeki mutluluğu hissedebilmek umuduyla hâlâ bağlarımı kopartmadığım şu hayatla rüyalarımın arasında bir dünya bu. Çıkışlarıyla, inişleriyle, sevinçleriyle, hüzünleriyle ve her zaman ve herkes gibi benim de içime hapsetmek zorunda kaldığım utkularıyla küçük ama huzurlu bir dünya. Benim dünyam kısaca…

Canım kardeşim; sana yıllardır üzerinde yürüdüğüm ve hayatımın şu ana kadar olan günlerinin en anlamlılarının geçtiği bir yoldan bahsetmek istiyorum, bu mektubumda. Daha doğrusu bir tepeye çıkıştan… Bu çıkışlardan niye bu kadar çok korkarım bilemiyorum. Herhalde inişleri için olsa gerek. Ağır ağır çıkışların hızlı inişleri…

Geçen gün bir arkadaşa rastladım yolda. Hakan dönmüş, onu haber verdi. Hakan’ı bilirsin; dört arkadaşın o en büyüğüydü, ben de en küçüğüydüm. Kaç yıldır arkadaştık? Yo arkadaş demek doğru olmazdı bizim için, biz dosttuk hatta abi-kardeşlik. Kaç yıl olmuştu tanışalı? Dokuz? On?

Bunları düşünürken dalıp gitmişim. Kendime geldiğimde köprüden geçmek üzereydim. Duraksadım bir an. Yıllardır her sabah, öğle, akşam, okul ev arasında gidip gelirken, geçerdim bu köprüden. Önceden betondu, sonra asfalt döktüler üzerine. 0 da çağa ayak uyduruyordu, biz de o yaşlanıyor muydu bilemiyorum; ama biz yaşlanıyorduk. On, on bir yaşlarında küçük bir çocuktum üzerinden ilk geçişimde. Acaba son geçişimde kaç yaşında olacağım?

Sen bilirsin kardeşim buraları. Köprünün iki yanını. Bir tarafta yepyeni evler, apartmanlar; hayatlarında boş cüzdan görmemiş, şımarık çocuklar. Köprünün diğer yanında ise bizim mahalle. Adı mahalle ama şehrin ortasında olmasaymış köy derlermiş buraya. İnsanların çoğu ise fakir. Bırak boş cüzdanı, hiç cüzdan görmemiş çocuklar yaşıyor burada. 0 zengin çocuklarının bir haftalık harçlıklarıyla inan hiç abartmıyorum bir ayı çıkarıyorlar icabında.

Geçtim sonunda köprüden, ağır ağır. Yıllara nasıl meydan okuduğunu düşündüm, nasıl böyle dimdik ayakta durabildiğini düşündüm. Kıskandım onu.

İşte tepeye doğru uzanan bayır karşımdaydı şimdi. Kim bilir, kaç kere çıkmıştım bu bayırı? Neler hayal etmiştim, bu bitmez gibi görünen yolu adımlarken?
Yolun iki yanında evler vardı önce. Yol asfalttı. Merdiven çıkıyormuşum gibi gelirdi bana hep tepe yukarı çıkarken. “Hızlı adımlarla çıkacaksın ve hiç durmayacaksın. Durursan bir sır demişti. Hakan bir keresinde, iki yanda Evler vara. Evlerin pencerelerinden bakan genç kızlar, evlerin önünde örgü ören kadınlar, kahve önlerinde geçenlere laf atan adamlar vardı. Yolda ise çocuklar… Çocuklar, bisikletler ve arabalar tepeye çıkan bu asfalt yolu yıllardır paylaşırlardı; ama hiç bir kaza olmamıştı bu güne kadar. En azından ben görmemiştim.

İnsanların arasından yürüdüm tepeye doğru çıkan yolun üzerinden. Hızlı adımlarla yürüyordum; çünkü başka türlü çıkılmazdı bu yol. Ama ben her zamankinden hızlı yürüyordum; çünkü Hakan gelmişti.

İnsanlar arkamda kalmıştı artık. Sanki bir çöplüğün içinden çıkmışım gibi geldi bir an. İrkildim. İnsanlar için böyle düşünmemeliydim. Benim de bir farkım yoktu ki onlardan. Kendi kendimi kınadım. Çünkü Hakan olsa, o da öyle yapardı.

Artık evler seyrekleşmiş yolun bir tarafı dağ, bir tarafı uçurum olmuştu. İşte o anda karşıma tek katlı, içinde kimsenin yaşamadığı o sarı ev çıktı. Ne çok korkardım ondan. Ama söyleyemezdim hiç; çünkü arkadaşlarım büyüktü, ben küçüktüm. Meğer onlar da korkarlarmış. Yaz geceleri eve dönmek için inerken tepeden, adeta uçarcasına geçerdim o sarı evin önünden. Sanki içinden bir öcü fırlayacakmış da beni yakalayacakmış gibi gelirdi.

Ezberlemiştim artık bu yolun her taşını. ‘Acaba selam versem tanırlar mı beni bu taşlar?’ diye alay ettim kendi kendime; ama bir yandan da her şakada bir gerçek payı olduğunu düşünüyordum. 0 kadar çok geçmiştim ki buralardan…

Bunları düşünürken Hakan’ın evinin önünde buldum kendimi. Daha zili çalmadan açıldı kapı. Kardeşi “Gel” dedi, kim olduğuma bile bakmadan; sanki beni bekliyor gibiydi.. Hakan odasındaymış; kapıyı çaldım, girdim. Yavaş bir parça çalıyordu kaset çalarda kucaklaştık. Göz göze geldik bir an. “Büyüdük” dedim, “Büyüdük” dedi o da.. İki damla yaş düştü gözlerinden. Sonra ağlamaya başladık, elinden şekeri alınmış çocuklar gibi. Bir şeylere kızarak; ama hiçbir şey yapamayacağımızı bilerek ağladık. Çocuklar gibi ağladık. Çünkü artık büyümüştük.

Canım kardeşim; Hakan döndü, tepeye çıktım.. Yarın onun yaş günü. Bir yaprak daha düşüyor ağaçtan. Yarın gene tepeye çıkacağım. Belki her gün tükenip giden güzel günleri bir kez daha anacağım.

Sana en içten dileklerimi yolluyor, insanları haya¬ta bağlayan o çocuksu umudunun hiçbir zaman tükenmemesini diliyorum.

Sevgilerimle…

Ertuğrul
– – – –

Bu epey eski bir yazı. 1992 senesinde, arkadaşlarım üniversiteye hazırlanırken, benim DJ’lik yapma, okul dergisi çıkarma peşinde koşturduğum günlerde yazılmış bir yazı. Kdz. Ereğli Anadolu Lisesi’nde okurken bir kaç arkadaşımla beraber çıkardığımız Esinti adlı okul dergisinin ilk sayısında yer almıştı. Esinti’nin hâlâ yayınlanıp yayınlanmadığını merak ediyorum doğrusu.