Neydim, Ne Oldum, Ne Olacağım*

Bir varmış… Bir yokmuş…

Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, develer berber, pireler tellal iken; ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken; uzaklarda, çok uzaklarda güzeller güzeli bir prenses varmış.

Prensesin annesi o çok küçükken ölmüş. Kral babası sonralardan kötü kalpli bir kadınla evlenmiş. Bu kötü kalpli üvey anne prensesi hiç sevmez, hiç çekemezmiş. Prensesi saraydan atsin diye kralın başının etini yer dururmuş. Kral kızını sevmeye seviyomuş ama kötü kalpli kraliçenin baskısı altında sürekli kızını ezermiş.

Kötü kalpli üvey anne allem etmiş, kallem etmiş, sonunda kralın aklına girmiş. “Kızın bizim mutluluğumuza mani oluyor, onu al, ormana götür, öldürmeden de dönme”, demiş. Eşinden çok çekinen, sözünden çıkamayan kıral “hadi çiçek toplamaya gidelim”, diyerek almış kızını, tutmuş ormanın yolunu. Çiçekleri toplaya toplaya ormanın derinliklerine doğru iyice ilerlemişler. Kral kızını öldürmeye cesaret edememiş elbette. Ama onunla eve geri dönemeyeceğini de biliyormuş. Bir ara “yavrucum, sen şurada bekle; ben çalılıkların ardında tuvaletimi yapıp geliyorum” diye bir bahane uydurmuş ve prensesi oracıkta bırakıp kaçmış…

Saf ve temiz yürekli prenses çalılıkların ardında kaybolan babasını beklemiş de beklemiş. en sonunda seslenmiş “babacığım, iyi misiniz”, diye. Gelen giden yok; ses veren yok. Korkmuş! Çekine çekine çalıkların ardına bakmış. Babası yok! “Babacığım, babacığım”, diye bağırmış. Dört bir yana koşup, bakınmış. “Babacığım, nerdesiniz; ben sizsiz ne yapacağım, yolumu nasıl bulacağım”, diye ağlamış…

Babasını aramaktan ve korkup ağlamaktan yorgun düşmüş prenses. Kaybolmuş elbette. Hava da birden kararmamış mı? Bir kuytu köşeye sığınmış; bir yandan ağlayıp, bir yandan titrerken uyuya kalmış…

Gece gelmiş; ay doğmuş. Kurtlar ulumuş; baykuşlar ötmüş. Prensesin gözünden bir damla düşmüş. Damla bir tohuma değmiş; tohum fidan olmuş. Fidan büyümüş bir ulu çınar olmuş. Çınarın yaprakları o kadar genişmiş, o kadar yumuşakmış ki, prenses yaprakları kuş tüyünden yastık sanmış. Prensesin gözünden bir damla daha düşmüş sonra. Damla büyümüş, büyümüş; ağacın dibi göl olmuş. Ayın aksi gölde yansımış. Ay kıskanmış aksini; kaçıp gitmiş. Güneş doğmuş; gün ışımış.

Uzaklardan bir atlı görünmüş. Masal bu ya, pek de yakışıklıymış beyazlar beyazı atın üstündeki adam. Adam ulu çınara bağlamış atını. Tam su içmek eğilirken göle doğru, ulu çınarın dalları arasında uyuyan prensesi görmüş. “İn misin, cin misin, söyle bana, yoksa sen bir huri misin”, diye seslenmiş prensese…

Adamın seslenişiyle uyanmış prenses. Önce ovuşturmuş gözlerini; sonra seslenmiş geriye: “Ne inim, ne cinim, ormanda kaybolmuş, bahtı kara bir prensesim.” Adam, “benim adım”, demiş, “Ormancı.” “Ne kralım, ne prensim ama buraları en iyi ben bilirim. Her dileğin emirdir bana, ey güzeller güzeli prensesim.”

Prensesle ormancı oturmuşlar; üç gün üç gece konuşmuşlar. Konuştukça aşık olmuşlar, dördüncü gün doğmadan evlenmişler. Kırk gün kırk gece eğlenmemişler ama kırk gün kırk gece hiç durmadan çalışmışlar; küçücük bir ev yapmışlar kendilerine ulu çınarın dalları arasında. O küçücük ev kralın koca sarayından güzel olmuş.

Günler günleri, aylar ayları kovalamış. Bir türlü yorulmamış zaman. Yıllar geçivermiş hemencecik. Ormancıyla prensesin birbirinden güzel üç çocuğu olmuş… Çocuklarının isimlerini Neydim, Ne Oldum ve Ne Olacağım koymuşlar…

(Devam edecek…)

Ertuğrul Akçaoğlu

* Bu metin çocuklara anlatılmaya uygun bir masal değildir!