29 Ekim 05

İki ayrı konuda birşeyler yazasım geldi içimden bu gece. Çabuk çabuk yazmam lazım ama. İki konuya yetmez vaktim. İlkini yazayım hatta sadece, ikincisinin vakti gelir elbet…

Konu 29 Ekim, yani bugün. Bir kaç gündür bekliyordum bugünü. Arkadaşlarımla sözleşmiştik; buradaki Türk öğrenci derneğinin düzenlediği Cumhuriyet Bayramı resepsiyonuna katılacaktık.

Sabah, daha doğrusu öğle vakti uyandım. Zaten sabah altı mıydı, yedi miydi ne yattığımda. Duş, kahvaltı, halledilecek işler derken zaman geçiverdi. Arkadaşımı aradım, resepsiyon kaçta, diye sormak için. Yedide, dedi. Ama biz sekiz gibi gideceğiz. Niye? İftar sebebiyle, dedi. Kimse gelmez o saate. Hem zaten tören sekizde başlıyor. Peki, dedim o zaman, ben de size gelirim yedi gibi, oradan beraber geçeriz.

Gardırobu açtım, askıdaki tek takım elbisemi çıkardım. Beyaz gömleğimin yakasını ve pantolonumun düğmesini iliklerken epeyce zorlandım. Amerika’da geçen beş yıl yaramıştı bana belli ki. Diğer takımlarım artık hiç olmadıkları için çoktan Türkiye’ye geri dönmüşlerdi.

Kırmızı askılarımı ve kırmızı kravatımı taktıktan sonra şöyle kasıla kasıla baktım duvardaki boy aynasına. Gözüme pek de güzel göründü aynadaki görüntü. Sonra saçımı başımı düzeltip, ayakkabılarıma uyduruktan bir fırça atıp, tuttum arkadaşlarımın evinin yolunu.

Arkadaşlarım, benim gibi cicilerini giymiş, bekliyorlardı. Ben vardıktan az sonra alelacele oruçlarını açtılar, uyuyan bir yaşındaki yavrularını kaldırıp hazırladılar ve hep beraber tekrar düştük yola. İstikamet kampüsün orta yerindeki, öğrenci birliğine ait koca tesis. Adı Reitz Union. İçinde yok yok: Otelden, lokantalara, sinemadan, galeriye, toplantı salonlarından, balo salonuna, hatta ve hatta bowling ve bilardo salonlarına kadar herşey var. Kim yönetiyor bu tesisi biliyor musunz? Öğrenciler! İmrenmemek elde değil.

Neyse… Union’a vardık; resepsiyonun olacağı dördüncü kattaki balo salonuna çıktık. Bizi kapıda derneğin şu anki yönetimindeki arkadaşlar karşıladılar. Çoğu kişi bizden önce gelmiş tabi ki. Neyse ki çok da geç kalmamışız; tören daha başlamamışdı vardığımızda.

Sözleşmiş gibi herkes cicilerini giyip gelmiş. Hakim renk siyah ve beyazdı kıyafetlerde. Bolca kırmızı da vardı. Kırmızı kazaklar, fularlar, benimki gibi kırmızı kravatlar, hatta kırmızı başörtüleri. Salonu da kırmızı-beyaz masa örtüleri, çiçekler ve balonlarla süslemişti dernek yöneticisi arkadaşlar.

Şöyle alıcı gözle etrafıma baktım bir ara. Sol yanımızda bir masada mühim kişiler olduğu belli olan bir grup vardı. İçlerinden bir hocayı tanıyordum. Diğerleri yabancıydı benim içim. VIP masası bu herhalde, diye takıldım arkadaşlarıma. Nerden anladın, dedi bizim masadan biri. Baksana saçları benimkilerden daha beyaz, göbekleri benimkinden daha büyük, dedim. Gülüştük. Diğer masalarda gencecik kız ve erkeklerden oluşan gruplar oturuyordu. Birkaç tane de bebek vardı. Birkaçı dışında hiçbirini tanımıyordum salondakilerin. Aynı masayı paylaştığım üç dört çift kalmıştı sadece benim gibi ikibinlerin başında buraya gelenlerden. Yurda dönme vakti gelip de geçmiş diye düşündüm.

Şöyle bir arkama dönüp baktım. İki çift vardı köşedeki bir masada. Şık giyinmişlerdi. Erkeklerde kumaş pantalon ve yakası açık gömlek, bayanlarda çok şık kırmızı başörtüleri vardı. Belli ki onlar da benimle aynı çoşkuyla kutluyorlardı Cumhuriyet Bayramını. Oturdukları masada yalnızlardı ama. Sonrasında dikkat etmedim açıkcası; bilmiyorum diğer konuklarla kaynaştılar mı, yoksa yalnız mı kaldılar resepsiyon boyunca.

Masalarda sohbetler sürerken birden bire İstiklal Marşı çalmaya başladı. Apar topar fırladı herkes sandalyelerinden. Ben sandalyemin arkasına astığım ceketimi kapmaya çalışırken bir bir hata olduğu söylendi. Kazara basmıştı birisi teybin düğmesine. Bir kaç dakika sonra önce saygı duruşuna, sonra da İstiklal Marşı’nı söylemeye davet edildik. Her zaman ki gibi sessiz sessiz, yanımızdakini kollayarak başladık marşı söylemeye. Başta pek bir detone çıktı benim sesim. Sonra toparladım sanırım. Lakin duymaya söylemeye unutmuşum dizeleri. İkinci dörtlüğe ‘korkma’ diyerek başladım mesela ‘çatma’ diyeceğime. Toparladım hemen sonra ama…

Derken, dernekte eskiden yöneticilik yapmış ve kısmen bildiğim bir arkadaş İngilizce ve Türkçe konuşmalar yaptı. Geçtiğimiz yıllarda da konuşmuştu bu arkadaş. O zaman da olduğu gibi bu kez de İngilizce ve Türkçe konuşmalarının içeriği farklıydı. İngilizce olan daha çok Cumhuriyetin kronolojik özeti ve bayram çoskusu; Türkçe olan ise ülkenin gidişatının eleştirisi ve vatanı kurtarmak için yapılması gerekenler üzerineydi. Sonra, 30 dakikalık, İngilizce seslendirilmiş, siyah beyaz bir belgesel izledik. Milli mücadele ve Atatürk’ün devrimleriydi belgeselin konusu. Gözlerim doldu birkaç kez. Dünyanın bir ucunda, birinden çok farklı onlarca Türk genci biraraya gelmiş Cumhuriyet Bayramını kutluyorduk. O esnada salondaki diğer kişiler neler düşünüyordu bilemem ama ben büyük ekranda Atatürk’ün önderliğinde Türk halkının kurtuluş mücadelesinin görüntülerini izlerken ağlamamak için kendimi zor tuttum.

Belgesel bitti. Üzerinde Türk bayrağı olan kek büyük bir şevkle kesildi. Amerikan yaşpastalarının tadının pek de kötü olduğunu söyleyerek payımıza düşen dilimi hızla yutuverdik hepimiz. Bazılarımız Starbucks’ın yolunu tuttu muhabbete devam için. Ben eve geldim. Ders çalışmam lazım. Hem de çok. Özellikle de Cumhuriyet Bayramında. Ama bunları yazmadan derse oturmak gelmedi içimden…

Ertuğrul Akçaoğlu