Yarışa Önden Başlamak

Bugünkü Radikal Gazetesi’nde İsmet Berkan’ın köşesi. Eski Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel ile eğitimde fırsat eşitliği üzerine söyleşmiş Berkan. Yazının sondan ikinci paragrafında Demirel şöyle diyor:

” … Bakın, ben üniversitedeyken, o İstanbul’daki yabancı okullardan gelen zehir gibi sınıf arkadaşlarımız vardı… Onlar bizden birkaç adım önde başlıyorlardı yarışa… Maalesef bu böyle…”

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=167726

“Yarışa önden başlamak.” Buna takıldı gözüm. Ne zaman yorulsak, yavaşlasak hep rakiplerimizin yarışa önden başladığından şikayet etmiyor muyuz? Bizden daha iyi okullarda okutulan, ana babaları, dayı ve amcaları sayesinde işlere sokulan, biryerlere getirilen arkadaşlarımız yok mu? Benim var. Hem de bir sürü.

Daha birkaç gün önce yakınıyordum eşe dosta. Fakülteden iyi bildiğim bir arkadaşım mezuniyetin ardıdan – bence – kendi becerisiyle değil de ailesinin çevresinin sayesinde epey iyice bir işe girmişti. Bu arkadaşımın ilerleyişi çok hızlı olmuştu. Geçen gün, tesadüfen, işleri epeyce büyüttüğünü, altında sekiz on kişi çalıştırmaya başladığını öğrendim. Bense, bırak altında adam çalıştırmayı, çalışma hayatına doğru düzgün atılamamıştım hâlâ. Ve başladım yakınmaya. Eşit değildi ki koşullarımız, o yarışa benden daha önce başlamıştı, başlatılmıştı ne de olsa. Elinden tutulduğu için daha hızlı koşuyordu o.

Kafasında yumurta kabuğu ile gezen kara bir civciv vardı bir çizgifilmde, bilirsiniz belki. Şöyle derdi o:

Ama haksızlık bu…

Elinden tutularak biryerlere getirildiğini düşündüğüm arkadaşımın şu anda nerelerde olduğunu öğrenince aynen o kara civciv gibi hissetmiştim işte.

Sonra, epeydir haberini almadığım bir başka arkadaşımın nerelerde olduğunu, neler yaptığını öğrendim. Bu arkadaşım yarışa ne benim önümden başlamıştı ne de ardımdan. Aynı sosyal çevrede büyümüş, aynı okulu bitirmiştik. Ardından o çok iyi bir teknik üniversiteye girmişti; ben hukuk okumuştum. O arkadaşımın şu anki hali pek de parlak değildi öğrendiğim kadarıyla. Aradan geçen birkaç yılda çabucacık yorgun düşmüş, koşuyu bırakmıştı. Ben onu geçip gitmiştim belli ki.

Sonra aklıma başka birşey geldi. Bir diğer arkadaşım İstanbul’dan Ankara’ya taşınmıştı1998 yılında. Pek tanıdığı yoktu Ankara’da benden başka. Ankara Barosu’nda avukatlık stajına başlamış; adliyedeki ilk günü Ankara Hukuk’tan mezun bir kaç kişiyle tanışmıştı. Laf arasında beni bildiğini söyleyince karşısındaki kişi şöyle deyivermişti:

Ben de biliyorum onu. Ahmet hocanın yeğeni o. O sayede asistan oldu.

Ahmet hoca dayım oluvermişti o gün. Yedi yıldır asistanıyım, hâlâ annem ve babamla tanışmış değil hoca. Peki nasıl olup da Ahmet hocanın yeğeni oluvermiştim ben? Nasıl olup da bazılarının gözünde yarışa önden başlayan adam oluvermiştim birden? Belli ki bazılarından hızlı koşmuştum o vakitler ama onlar bunu ya farkedememiş ya da kabullenememişlerdi. Aynen benim arkadaşımın başarısını ilk anda kabullenememem gibi.

Süleyman Demirel’in sözleri sebebiyle sorguladım geçen günlerdeki tavrımı. Adam cumhurbaşkanı olmuş. Hem de yarışa en sondan, Isparta’nın bir köyünden başlamış olmasına rağmen. Ben ortalarda bir yerlerden başladım yarışa, daha önlerden başlayanlar da var. O kadar da önemli değil demek ki nerden geldiğiniz, ananızın babanızın kim olduğu. Önemli olan tempoyu düşürmeden koşabilmek. Yorulduğunda derin bir nefes alıp yarışa devam edebilmek. Netice de yarışı kaçıncı bitirdiğiniz önemli, yarışa nerden başladığınız değil.

Belli ki geçen gün yorgunmuşum ben. Derin bir nefes aldım şimdi.

Ertuğrul Akçaoğlu