On İki Satır.

Az evvel adımı googleladım. Sonra lisedeki adaşımın adını… Sonra onun en yakın arakadaşının adını… O da ne! Onun da benimki gibi bir vebsitesi var. Hemen tıkladım, girdim sitesine.

Adını yazmayacağım buraya. Liseden az da olsa tanıdığım, sempati duyduğum bir arkadaş. Beraber konsere gitmiştik bir kere. Hayat dolu, çevresindekileri etkileyen biriydi. Herhalde tanıdığım ilk Tunceliliydi.

Lise bitti. İstanbul’daki okulları kazandık ikimiz de. Ben Marmara, o İTÜ. Doksan üç kışıydı galiba, bir akşamüstü sokakta karşılaşmış, Bebek taraflarında bir yerde bir yalının duvarına sırtımızı verip içmiştik beraber. Sonra yalının bekçisi kovalamıştı bizi…

Harbi, dürüst, anadolu çocuğuydu. İyi tanımazdım ama sever, sempati duyardım ona.

İşte onun vebsitesine denk geldim az evvel. On iki satır yazmış. On iki satırda özetlemiş hayatını. İyi ve kötü ilklerini yazmış. Umutlarını, umutsuzluklarını. Sonlarını ve yeni başlangıçlarını.

On iki satırda… Bu kadar öz mü hayat? Bu kadar net mi? Beni duygudan duyguya taşıdı o on iki satır. Şaşırttı, sevindirdi, umutlandırdı. Üzdü. Üzdü. Üzdü.

Kendimi düşündürdü bana. Eşimi, yavrumu. Aynı yaştayız. Yedi yıl aynı okulda okuduk, aynı ortamda geçti ergenliğimiz. Aynı koridorlarda büyüdük, aynı kızların peşinden koştuk belki de. Kimbilir. Kimbilirdi bambaşka iki kişi olup çıkacağımızı. Bambaşka iki hayat yaşayacağımızı. Belli ki dünyaya bambaşka gözlerle bakıyoruz. Hayallerimiz, umutlarımız, sorunlarımız bambaşka.

İyi çoçukdu, harbi, dürüst, anadolu çocuğu. On iki satırda anlatmış otuz yılını. Dobra dobra, düp dürüst.

Benim yok yazacak on iki satırım. Yoksa ben on iki satır da yazamam hayatımı mı demeli?

Ertuğrul Akçaoğlu