O Gece

Bir yıl önceydi.

Yağmurun ilk damlası değdiğinde dalgalara, ben çoktan dalıp gitmiştim Boğaz’ın ışıklarına. Uzaklarda bir bacadan duman tütüyordu. Bir başka vapur olmalıydı; seçemiyordum tam. Umurumda da değildi pek. Bu akşam gene kaçıracaktım yemeği. Derste anlatılanları pek anlamamıştım bugün. Yarın evi arayip para istemem gerekti gene. Yağmur hızlanmış, sağnak halini almıştı. Belli ki sırılsıklam olacaktım az sonra.

Umurumda değildi hiçbiri. Ben Boğaz’ın ışıklarına dalmış seni düşünüyordum.

Oracıktaydın; hemen karşımda. Siluetin aksetmişti cama. Seslensem duyacaktın beni. Saçların dalgalara – dalgalar saçlarına karışmıştı. Sen de dalıp gitmiştin uzaklara. Ya da… Öyle sanmamı istiyordun sadece. Degil mi?

Sonradan İlke itiraf etmişti. Okulun ilk günü farketmişsin beni. (Yanlıyordu İlke – ilk gün değil, ikinci gün olmalıydı – ilk gün okula gelememiştim ben.) Adımı ‘Bay Ses’ koymuşsunuz. Siz dört kız önlerde bir yerde oturuyormuşsunuz; bense en arkalarda. Ben hocayla konuştukça dönüp dönüp bakarmışsınız; gözlerinizle beni ararmışsınız kalabalık anfide. Sesimin tonu hoşunuza gidermiş. Boylu poslu bir adam sanırmışsınız beni. Heh…

Kaç ay geçmişti aradan. Her akşam Kadıköy iskelesinde karşılaşır, aynı vapurla karşıya geçerdik. Hatta sonrasında bindiğimiz otobüs bile aynıydı. Bir selam vermeden, gözgöze dahi gelmeden kaç gece geçmişti kimbilir.

Sen yalnız olurdun çoğu kez; bazen kızlar seninle gelirdi. Yalnız olduğun geceler vapurun camından uzaklara bakar gibi yapar ama aslında camın aksinden beni gözlerdin; biliyorum. Ben gizemli kutu, sen Pandora. Meraktan çatlıyordun. Değil mi? Taki o yağmurlu gecede Savaş bizi tanıştırana dek…

Savaş nerelerde şimdi; biliyor musun? Ben okulu bıraktığımdan bu yana rastlamadım ona. Siz belki hala görüşüyorsunuzdur hastane koridorlarında. Hala bağlama çalıyor mudur acaba? Yurt odasında bir elinde sazı, bir elinde ders notları hem şarkı söyler hem ders çalışırdı Savaş.

Görürsen selam söyle Savaş’a benden, olur mu?

Neyse… O geceye döneyim…

Sen her zaman ki gibi camın kenarında oturmuştun gene. Sarı saçların sırılsıklam olmuştu. Sadece saçların mı? Ben donuma kadar ıslanmıştım o gece Haydarpaşa’dan Kadıköy iskleye inene kadar. Senin de benden farkın yoktu. Üşüyordun belli ki. Savaş’ın aklı ermemişti her gece aynı vapurun aynı güvertesini paylaşıp, bugüne kadar tanışmamış olmamıza. Belki de –belli ki mi demeli– ermişti de aklı bizi sınamak için atmıştı lafı ortaya. İkimiz de kaçamak cevaplar vermiş, lafı geçiştirmeye çalışmıştık. Kıs kıs gülmüştü. Sahi ya… Hiç az değildi hani.

O gece ilk kez sizin eve gelmiştim. ‘Hava soğuk, yolunuz uzun, bir çay içip ısının’ deyip, buyur etmiştin bizi. Çay beklerken yaptığın çorba ne de tatlı gelmişti. Aylar olmuştu ev yemeği yemeyeli. Çorbanın sıcağıyla ısınmış saatlerce sohbet etmiştik. Savaş da boş durmamış; ‘burada ne var’ diye diye evin altını üstüne getirmişti. O kadar ki, senin aylardır kayıp iç çamaşırlarını bile bulmuştu bir çekmecenin arka köşesinde.

Ne kadar ilginç insane beyni. Ben ki, dün yaptıklarımı sayamam şimdi, bir yıl once o gece yaşadıklarımızı, konuştuklarımızı şu anmış gibi hatırlıyorum hala.

İki ışığı da unutamadım ben. Sen hatırlıyor musun acaba? Hiç sanmıyorum!

(Devam edecek…)

Ertuğrul Akçaoğlu